|
TAVŞANKANI
Her şey şu kızılların
başının altından çıkıyormuş. Tabii, yine kan gövdeyi götürecekmiş.
Hem duvarlara yazılan sloganlar da kızıla çalıyormuş. Bunların kökü
dışarıdaymış. Mış! Mış! Mış! Kaşığı daha bir kuvvetli çevirdi
bardakta. Kibritin alevi sigarasını tutuştururken, aydınlandı yüzü.
Yüzünü al basmıştı. Üniversitenin ana binasına bayrak astıkları
gün geçti gözünün önünden. Çatıda gözcülük ediyordu. Ateş
edenlere kiremit atmak geçmişti içinden. Yapamamıştı. “Domates
olsa atardım‚” diye geçirdi içinden. Yapar mıydı? Akşam güneşi
vuruyordu usul usul, kahvenin camına. Bir çay daha daha söyledi. İçti.
Tam para ödeyip kalkmaya yeltenirken, alacakaranlığı yaran bir baykuş
gibi öterek geçti kurşun sağ omzunun üzerinden. Arka masada oturan
yağız delikanlının sakağından süzülen kan bardağına damlıyordu.
Bu son çay içişiydi ikisinin de.
KEFENLİ
KEK
Mutfak soğuk değildi;
dışarıdaki kara rağmen. Yumurta aklarını telle çırpmadan önce
unu bardağa doldurdu. Ölçü iki bardaktı galiba. Kır düşmüş saçlarını
eşarbıyla alel acele topladı. Yumurtalara toz şekeri karıştırıp
(iki bardak) çırpmaya koyuldu. Oluşan akımsı, yapışkan sıvıya
unu ve vanilyayı ekleyip, yeniden çırpmaya koyuldu. Büyük cam kaba
bu karışımı dökmeden önce dibine yağlı kağıdı serdi, kefen
gibi ve tüm malzemeyi kaba boca etti. Mermer tezgahın üstü savaş
alanı gibiydi. Yumurta kabukların çöpe attı. Rahmetlinin o’na
“teleme peyniri gibi kadınsın‚” diye takıldığını anımsadı.
Güldü. Buna gülmek denirse! Kabı önceden ısıtılmış fırına sürdü.
Yapacak başka bir şey yoktu. Beklemekten başka. Ölüm gibi. O da öyle
yaptı.
MÜREKKEP
LEKESİ
Güneş gitmişti.
Kara gözlüklerini çıkartmaması için hiç bir neden yoktu. Bu kara
gününde yanında olan bir kaç tanışını düşündü; iyi ki vardılar.
Yağlıkaraya dönmüş ceketinin yakalarını kaldırdı, kimliksiz bir
karaltıydı nasılsa, nereye olsa gidebilirdi. Herhangi
bir kara parçasına tüneyip,
sonsuza dek yas tutabilirdi. Ama öyle olmadı. Evine gitti. Gece
oldu.Uyudu. Herkes gibi. Sabah oldu. Uyandı. Herkes gibi. Katran
rengine dönmüş ayakkabılarını boyadı. Bir karga öttü. Bacadan
bir kaç kurum düştü. Duydu. “Sonbahar geldi‚” dedi içinden.
Dolma kaleminin akıttığı mürekkeple lekelenen gömleğini giydi.
Daireye doğru yola koyuldu. Lekeli bir melek gibi kalabalığa karışmaktan
başka yol yoktu.
LİMON
KÜFÜ
Anımsayacak hiçbir şey
kalmamıştı sanki. Silinmişti sanki ana bellekteki tüm kayıtlar.
Solgun, yatıyordu yatağında. Kanarya hiç ötmüyordu. Suyu var mıydı?
Yemi? Buğday sarısı saçlarını yitireli çok olmuştu. Başörtüsünün
altından çıkan birkaç tutam kınalı perçem de görünmese, büsbütün
saçsız gibiydi hani. Gözü de iyi seçemiyordu artık. Uzakta, tozlu
masanın üzerindeki pirinç şamdanı güçlükle seçiyordu. Belki görmüyordu
da düşlüyordu. Orda olmalıydı. Kedi usulca esnedi, ayakucundaydı
Tekir. Bir koku duydu. Burnu koku alıyordu hala. Hayret! Kafasını
usulca yana eğdi. Koku daha da yakınlaşır gibi oldu, ya da o öyle
sandı. Acı, kekre, küf gibi bir şeydi ona kadar ulaşan bu pislik.
Sanki uzakta bir kapı çalıyordu. Her yer sarardı. Güz bu dedi içinden.
Kapı uzun uzun çalınıyordu. Küf kokusunu ve çalınan kapıyı
duyuyordu ya, olsun... Yaşamak böyle bir şeydi.
AĞAÇ
ÇIPLAK
Ağaç görmek yeni bir şey değil
diye düşündü. Oysa yaprakları hızla dökülen bu garip canlı, birçok
canlıya kucak açmıştı; tıpkı denizler gibi. Börtü böcekler, kuşlar,
sincaplar, hala onun bile anlamakta güçlük çektiği çiğ taneleri
bu iklimde yaşıyorlardı, belirli ömürlerini. Gecesi, gündüzü hep
başkaydı. Birçok benzeri vardı. Hiç benzeri yoktu. Tıpkı insanlar
gibi çoğaldıkça güzelleşiyordu. Kök salıyordu verimli sulara doğru.
Hangimiz sevdiğimiz ruhlara sarılmıyorduk ki! Ama başka hayatlar, başka
şehirler, başka dünyalar özlüyordu
insan. Yalnız ve tek başına olsa bile. Gitmeli diye geçirdi içinden.
Son kuru yaprağı da alıp sokuşturdu saçlarının arasına. Başka ağaçlara
doğru...
DÜŞ YASTIĞI
Bu yastıkta görülen düşler bir başkaydı. Bunun ayrımına varan
başka biri daha var mı acaba? Olmasındı. Usulca başını yastığa
koydu yeniden. Az önce gördüğü düşü kaldığı yerden sürdürmek
istiyordu. Evet doğruydu, lacivert bir gecenin kıyısında kalmıştı;
tam da içki bardağının buzul mavisinde. Kadının yüzünü anımsamasa
da parmağındaki safir taşlı yüzüğü ve çakır gözlerini unutmamıştı.
İşte oydu, ordaydı. Boynu ağrımıştı biraz. Yastığı usulca kımıldattı.
Kadının göz rengi değişmeye başladı, parmağındaki safir de
yakuta dönüştü. Kadeh hızla oturdukları balkondan düşüp tuzla
buz oldu. Uyanmak gerek diye düşündü. Düş sürüyordu ve hayra
alamet değildi gidiş. Uyandığında geceydi ve çok geçti bazı şeyler
için!
DİKKAT
BOYALI!
Bu duvarları baştan başa
boyamaya karar vereli daha bir saat bile geçmeden, boya satın
alabileceği en yakın yere doğru seğirtti. Teknoloji bu alanda da
kendini göstermişti; kalatogda yer alan sayısız renk onu şaşkına
çevirdi ve dükkan sabinin deyişiyle “Sizin renk önerileriniz‚ doğrultusunda
yeni karışımlardan, yeni renkler elde edilebilirdi.” Acaba öyle
miydi? Sağ işaret parmağını dudağının altıyla çenesinin üstündeki
boşluğa yerleştirip, kuşku dolu gözlerle kataloğa bakmayı sürdürdü.
Dükkan sahibi sabırsız bakışlarla sorusunu sormakta gecikmedi:
Nereyi boyamayı düşünüyordu ki? Söylese miydi? Şöyle bir cümle
kursa mıydı; bahçe duvarından sarkan erguvanlarla, mutfakta çürümeye
yüz tutmuş patlıcanları çevreleyen, siyah üzümlerle kırmızı soğanları
kuşatan düşüncemi boyamak istiyorum, dese miydi? Demedi. Eve döndü.
Artık tüm duvarlar mosmordu. Böyle çok daha iyiydi.
RENKSİZ
Sözcüklerin rengi var mıydı?
Üç ana ve üç ara renk, benzerlik ve karşıtlık ilkelerine göre
konumlandırılıyorlardı. Genellikle de siyah ve beyaz renk olarak
kabul edilmiyorlardı. Renk çemberindeki sıralanışlarına göre kırmızı,
turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor renkleri siyah, beyaz, gri ve
kahverengi gibi renk dışı renkler izliyorlardı. Ne yapabilirdi ki?
Adlar renkliydi; sıfatlar da, hayvanlar da, eylemler de, benzetmeler
de. Meyveler, ırklar, tenler, gözler ve saçlar da! Portakalın, kayısının
ve havucun bir rengi olduğu gibi sözcülerin de rengi var mıydı?
Soru buydu. Yazmaya ara vermek en iyisi. Üstelik renkler gözler içindi.
Yazdıkların dizildiğini, düzeltildiğini, tasarlandığını ve basılı
bir cisim olarak önüne geldiğini defalarca denemiş, yaşamış biri
olarak bu soruya bir yanıt bulamıyordu. Verilmiş tüm yanıtları
unutarak, “belki bu kez‚” diye geçirdi içinden, “belki bu kez
renklenir yazdığım kargacık burgacık sözcüler.” Bu kez?
|