|
ELEŞTİRMEN
PAPUCU YARIM, ÇIK DIŞARIYA OYNAYALIM! Görülen
ve gören arasındaki ilişki, çoğu kez bir izlenim edinme eylemidir.
Gösterenin ürünü (yani görülen), gören’ce yenide üretilir, tüketilir.
Bu yeniden üretim yazıya
ya da söze dönüştüğündeye, onaylanmak/onaylanmamak (yargı-sonuç)
söz konusudur. Kimileri buna beğenilmek/beğenilmemek diyorlarsa da, gösterilen/görülen/gören
üçgeninde ya yitip gitmek ya da yeni üretimlere yönelmek onay alıp
almamakla ilgili, bana kalırsa. Çoğu kez bir değerlendirici rolünü
üstlenen gören, sonuçların oluşmasını, biçimlenmesini, kitlenin
(okur-izleyici vs...) yönlendirilmesini sağlar. Giderek kurumsallaşan,
sanatsal üretimi değerlendiren, açımlayan, anlayıp/anlatan, ayrıştıran
kişi (yani gören) eleştirmen kimliğini edinir. Bir
çok alanda olduğu gibi yazın alanında da (şiir, roman, öykü
vs...) eleştirmenlik oldukça sorumlu bir yer tutuyor. Yaratıca ve eleştirmen
arasında yüzyıllardır olagelen çekişme sınırsız bir çizgide sürüyor
bugün de. Sanat yapıtının erişilmezliği, eleştirilemeyeceği,
nesnel eleştiri, öznel eleştiri, bilimsellik, yapısalcı çözümleme
yöntemleri; marks’çı eleştiri gibi yönelişler/kuramlar eleştiri
alanında gündemin tartışılan maddeleri oldular. Tüm bunlarınyanı
sıra tartışılan bir başka nokta da, eleştiri geleneğimiz ve
kurumsallaşması. Bizde eleştiri geleneğinin oluşmadığı çok yazıldı.
Bunun nedenlerini sorgulayacak değilim. (Kaldı ki bir çok alanda
geleneğin oluşmaması da işi iyice çetrefilleştiriyor) Eleştiri
alanında bizde de küçümsenmeyecek çalışmalar yapıldı. Eleştirel
söylemin gelişmesi yolunda yazılar, çeviriler, söyleşiler yayınlandı.
Sesenli yılların başında yayınlanan Çağdaş Eleştiri dergisi türünün
tek dergisiydi ve artık yok! eleştiri tarihimize şöyle bir göz attığımızda,
Ataç öncesiz ve sonrasız. Eleştiri alanında verimlerini izlediğimiz
kimi isimler, şimdilerde biyografi yazarlığına doğru yelken açtılar.
Eleştiriyle balayıp başka alanlara geçenler oldu. Artık dergilerde
eleştiri yaılarına pek raslanmıyor, eleştirmenlerin çoğu tanıtıcı
yazıları yeğliyorlar nedense. Bir takım eleştirmenlerimizse yalnızca
gazete ve dergilerin yıl sonu soruşturmalarına yanıt vererek, favori
saydıkları yapıtları açıklıyorlar, gerçekçe belirtmeden. (Çoğu
da eşin, dostun yapıtları!) Dergilerde hâlâ numaralandırılış şiir
akımlarımız değerlendiriliyor, artık kimseyi ilgilendirmezken. Öykü
sanatıyla ilgilenen nerdeyse yok gibi. Romancılarımız biraz daha şanslı.
Roan sattığından olsa gerek, zaman zaman eleştirinin odağında
roman’ı görüyoruz. (ör. roman yok gibi, 12 Eylül romanları gibi,
kara Kitap tartışmaları gibi) Eleştiriye
elveremeyen türlerden biri sayılabilir şiir. Geçmişte bu alanda
oldukça verimli çalışmalar izledik. Bugünse durum oldukça ümitsiz.
eski kuşaktan eleştirmenler, günümüz şiirinin yanından bile geçmemeye
özen gösteriyorlar. İş yine geleneksel olarak şairlere düşüyor.
Yine eskisi gibi şairler şairleri değerlendirecek, şiir kuramlarını,
poetikalarını açımlamak, şiirin içsel sorunları ve yan türlerle
etkileşimleri, günümüz şiirinin ortak yönelişleri yine şairlerce
belirlenecek. Bu da şair’in çalışma zamanından çalmak, üretimini
bir ölçüde engellemekte eş anlamlı (Neden bu ülkede herkes başkasının
işini yapmak zorundadır!) Belki de günümüzde Turgut Uyar gibi, geçmiş
ve bugünün şiirlerini değerlendiren, bir toplum ortaya koyan (Bkz.
Bir Şiirden/1993) bir şair çıkmayacak. Belki de seksenli yıllarda
olduğu gibi, kendi şiirini geciktirerek kuşağının şiirini değerlendirmeye
soyunan bir Metin Celal arayacak gözlerimiz. Sanırım gün geçtikçe
şiir sevenler de azalacak, parmakla gösterilecek. Şiir üzerine düşünen
bir Cemal Süreya, bir Oktay Rıfat bir daha dünyadan geçmeyecek. Doğan
Hızlan gibi gerçek şiir aşıklarımumla aranacak. Eleştirmenlerse
yine şiire uzak duracaklar, kış uykularından uyanmayacaklar. Geriye
yapılacak tek şey kalıyor, ellerinde kitaplarıyla şairler, eleştirmenlere
seslenecekler: -Eleştirmen
pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım!
|