|
MEMLEKETİMDEN
ŞİİR MANZARALARI Bu
ülkede hergün bi şeyler olup bitiyor. Yayın ve yazın dünyamızda
da. Olanların yüzde doksanı da garip şeyler, bana kalırsa. Sık sık
bu garipliklerden konuşur, dert yanar ya da eleştiririz. Ne ki kimse
bu garipliklerden söz açmaz, yazılı platformda. Hesap sormayı
bekleyen gönüllü çekiç güç sırında pusuya yatmıştır. Adamın
ağzının payını bir güzel vereceklerdir, nasılsa, Kendi saflarında
döğüşmeyenlere pek de sıcak bakmayan, bu Cağaloğlu’nde eğitilmiş
kalemşör’lere aldırmayan belli bir azınlık da yok değildir. Her
türlü gizli yapılanmanın dışında kalmaya çalışan biri olarak
bu garipliklerden söz açacağım bu ve bundan sonraki yazılarda. Bu
yazılarda ele alacağım olaylar ilgilendiriyor beni yalnızca, doğrudan
kişileri ve sanatsal/düşünsel üretimlerini sorgulamak, eleştirmek,
yargılamak değil ereğim. Bu böyle biline! 1/Sana
dün bir tepeden baktım aziz Poesium... Geçtiğimiz
yaz günlerinde bir gümbürtüdür koptu. İstanbul böyle hesapta
olmayan etki/tepki’lere alışık bir koca kent, ama 1453’deki top
sesleri ve surlardan süzülen kızgın yağlardan bu yana böyle bir
hengame yaşamamıştı. Dünyanın dört bir yanından getirilen şairler,
akşam üstleri boğazda turkish raki’ye alıştırılıyor, suları
kesik Büyükşehir Belediyesi’nce Soğukçeşme’de konuk ediliyor,
sabahları afyonları patlamadan, bir avuç kalabalığa şiirler
okuyorlar ve poetikalarını anlatmaya çabalıyorlardı. Buraya dek iyi
güzel de, bu seçkin ve seçilmiş şairler topluluğunun dışında büyük
bir gümbürtü kopuyor, Türk şiirinin sahipsiz arazisi herkes tarafından
ölçülüp biçiliyor, arsa payını bölüşmekten, paylaşmaktan,
pazarlamaktan şiir unutuluyor, şiir sözcüğü Poesium’la yer değiştiriyordu.
Günlük gazetelerde bile, Poesium nedeniyle şiir, şair gibi sansürlü
sözcükler, medyaya merhaba diyor, kısa bir süre sonra da elveda
demek zorunda bırakıyordu. ilki geride kalan bu Poesium denemesinin
yankıları, sanat ve yazın dergilerinin sayfalarında, aylarca süren
tartışmalara neden oluyor, uluslararası bir nitelik taşımasına karşın,
yalnızca mahalli yönü gündemi oyalıyordu. Özellikle ulusal şiirimizin
Poesium’a çağrılmayan yakupları kötü dualar ediyor, bir kısım
genç şairler de Paesium’a katılan şairlerinbez bebeklerine iğnelerini
batırıyorlardı, merdiven diplerinde. Hatta kimi yerlerde Poesium’un
konuşulması (ikinci bir ricaya dek) yasaklanıyordu. (Bkz. Poem: Celal
Gözütok’un sahaf dükkanı. Kadıköy Akmar Pasajı.) Neyse
ki, Shakespeare’in deyişiyle “O halk ki, çoğu zaman dilsiz
oyunları, gürültü, gümbürtüyü sever”di. Poesium’un üstünden
bir yıl geçti. Sevenleri ya da sevmeyenleri bir yol daha beklemek
zorundalar. Şiir her zamanki gibi köşesine çekildi. Başka neler mi
oldu? Bazı bürokratların Poesium için özel olarak hazırlanan
damgalı çantalarla sokaklarda salıdıkları görüldü. Poesium için
yayınlanan kitapçıktaki çeviri yanlışlarını kimse görmedi, görenler
birbirlerine anlatmadı, bu konuda yazılan kimi yazılar yayınlanmadı,
uluslararası düzeyde Poesium’dan pek söz açılmadı. Fransız ya
da İtalyan şairler, kimin niye çağrıldığı, kimin niye çağrılmadığı
konusunda tartışmadılar, kavga da etmediler... vs... vs... 2/Poets
Travelling Agency hizmetinizde! Vapur
yolculuklarını pek severim. Şehir hatlarının en sadık müşterilerindenim
anlayacağınız. Güneşli bir haziran günü, arka açık’ta oturmuş
bir yandan çayımı yudumluyor, bir yandan da cigaramı tüttürüyordum.
Vapur Kız Kulesi’nin eteklerinden süzülüyordu, usul usul. Kimi şairlerin
Kız Kulesi’nin eteklerinden süzülüyordu, usul usul. Kimi şairlerin
Kız Kulesi’ni fethettiklerini, şiir cumhuriyeti’ni ilan
ettiklerini anımsadım. Vapur hızla uzaklaşırken son kez dönüp
baktım. Adamım biri Kız Kulesi’ni kuşatan beton çeperin kenarlarından
ayaklarını denize uzatmıştı. ‘Nöbet bekleyen bir şair’ dedi içimden
bir ses. Garip bir sesti. Biraz da yabancı. Vapur iskeleye varana değin
o sesi unutmaya, susturmaya çalıştım. İskeledeki
gazete bayiinden ayın dergilerini alıp bir sonraki vapura bindim. Ilık
rüzgar saçlarımı yalıyor, bense dergilerdeki kötü şiirleri
atlaya atlaya okuyordum. Birden Galata Kulesi’ne gözüm takıldı,
sanki gözlerini açmış dikkatle beni izliyordu. Gözümün önünde
kağıtlar uçuştu, ya da ben öyle sandım. Kimi şairlerin Galata
Kulesi’ne de çıktıklarını anımsadım. Ben burumun dibinde
olmamasına karşın hiç Galata Kulesi’ne çıkmamışımdır. Sahi
şiirimizin Neil Armstrog’u kimdir? Bu biçimsiz soruyu da o garip
sesin sorduğunu ayrımsadım birden. O sesi uzaklaştırmak için
dergilere döndüm yeniden. Dergilerden birinde, kuleye çıkartma yapan
şiir askerlerinin toplu fotoğraflı
yer alıyordu. Bu koca kentte çoğu kişi birbirini tanımaz. Yazıda
geçen adlarla yüzleri birleştirmeye çabaladım. Galata Kulesi’nden
şiir uçuranlarla hemen hemen aynı adlar söz konusuydu. ‘Bu gönüllü
ve görüntülü şiirsel çaba yakında turistik bir etkinliğe dönüşecek
dedi o uyumsuz ses. Hoşuma gitmiyor da değildi, doğrusu. Israrlı ve
kırıcı da olsa. Ben miydim acaba? Yok yok ben olamazdım. Benim şimdiye
değin oluşturduğum ve korumaya çalıştığım alçakgönüllü sese
benzemiyordu bu ses. Ne ki, onu engellemek istiyor, engelleyemiyordum.
‘Yahu kardeşim,’ diye sürdürdü inatla ‘Galata Kulesi, Kız
Kulesi derken bu arkadaşlar işi büyütecekler galiba. Bizim kuleler
bitince, uluslarası bir kimlik edinmeleri zorunlu olacak. Yurtdışındaki
kulelere turlar düzenleyerek (ör. Eyfel Kulesi, Pisa Kulesi,
Londra’daki saat kulesi. Bigben vs...) dışarda temsilciler açarak
yabancı şairleri de bizim kulelerimize getirerek, ülke ekonomisine
katkıda da bulunacaklar... Turizm Bakanlığı’na ve Kültür Bakanlığı’na
duyurulur, bu arkadaşları destekleyin! (ek:
Geçtiğimiz günlerde yine aynı şairler, Galata Köprüsü’nün
arta kalanlarına tırmanarak kendilerinden söz ettirdiler. Ellerindeki
kağıtlardan bir şeyler okuyan ve bol bol poz veren bu arkadaşların
gelecek seçimlerde hangi partiden aday olacakları merak konusu!) 3/Alo
şair orda mısın? Şiir
dergilerinde, şiirin medyadaki yerini nasıl alacağını tartışa
duralım, geçtiğimiz günlerde “Türkiye’nin her tarafından bir
dakikası 5833 liradır” notuyla tarifesini ortaya koyan telefon
serviserinden biri, bir şairimize kucağını açtı bile. Bir kadın
şair bu; Süheyla! Şair Süheyla hanımın duyuruları çeşitli günlük
gazetelerde, alo Hülya, alo Sibel, alo Ahu, alo dotor gibi duyurularla
yan yana yayınlanıyor. Örneğin hemen yanıbaşındaki alo
doktor’un 900’lü seçeneklerinde ‘erkeklik organı boyu, birleşme
poziyonları, eken boşalma, sertleşme, mutluluk çubuğu’ gibi başlıklar
var. (ek: Bu yazıyı yazdıktan sonra Süheyla hanımın
900’lerindeki başlıklar değişti. Bir örnek “Devlet Baba Çocukları
Kurtar”.) Başka
bir şey söylemeye gerek var mı? Cemal Süreya’dan icazet aldığını
sık sık yineleyen, bir süre önce erotik şair diye nitelenen,
nedense bugünlerde Türkiye’nin tek aşk şiirleri yazarı’ (!)
diye tanıtılon, soyadını nedense birdenbire kullanmaktan cayan bu
kadın şairimizin yerinde başka şairleri düşünebiliyor musunuz?
(ek 2: Süheyla hanımın duyurusunda da değişen bir şey var. Hayır,
yanıldığınız ‘tek aşk şiirleri yazarı’ değişmedi, yalnızca
bir ek var: ‘tek kadın aşk şiirleri yazarı’ Ne demekse!) Sevgili
Cemal Süreya beni duyuyor musunuz?
|