|
TÜM
KÖŞE YAZARLARI BİRLEŞİN; İZNE ÇIKIN! “Yazarımız
yıllık izninin bir bölümünü kullandığından yazılarına bir süre
ara vermiştir.” Son zamanlarda beni en çok rahatlatan köşe yazıları
böyle başlayanlar! Son birkaç yıldır köşe yazarlarını okumamak
için çaba gösteriyorum. Ne ki nerdeyse olanaksız bir çaba bu. Çünkü
gazetelerin hemen tüm sayfaları, köşeyi kapmış yazarlarla dolu. Bu
yazarlar olmasa gazeteler iki sayfa çıkacak. Okuyucu ve gazete sayıları
göz önünde bulundurulduğunda, kişi başına düşen köşe yazarı
sıralamasında Türkiye en önde sanırım. (Bir konuda da biz ileri
olalım, çok mu?) Bu sonuca nasıl mı vardım? Hiç de kolay olmadı.
Yaklaşık bir hafta süren özel dedektiflik serüvenimde, yanıt
alamadığım çeşitli kuramlardan sonra Kültür Bakanlığı Basma
Yazı ve resimleri Derleme Mdürlüğü’nden bir yetkili işimi daha
da zorlaştırdı. Türkiye’de yayınlanan gazete sayısı sandığımdan
daha da çoktu ve kapsamlı
bir istatistik veriydi. Bu veriye göre ülkemizde yayınlanan gazete
sayısı (Aralık 1991 itibariyle) 1337. Gazetelerin yayın aralıklarına
göre dağılımıysa şöyle; günlük/440, haftalık/353, iki haftalık/74,
aylık/331, yıllık/4, haftada iki/15, haftada üç/6, iki aylık/29,
üç aylık/21, dört aylık/3, altı aylık/4, süresi belirsizler/42.
Bu sayılara göre, bir gazetede ortalama dört köşe yazarı olduğunu
var sayarsak ulaştığımız sonuç 5348. (Buyrun, size bir araştırmacı
gazetecilik örneği! Katlılarından dolayı Nalan Manyaslı’ya teşekkürler.) Evet,
dediğim gibi köşe yazarımız çok. Ne ki, birkaç ayrıksı örnek dışında,
kişisel bir biçem ya da belirli bir söyle geliştirmiş köşe yazarımız
yok Buna karşın köşe yazarlarımızın çoğunun bir ya da birden çok
kitabı var, gazete yazılarından derleme. Bu toplamlar oldukça iyi
satıyor olmalı ki, polis muhabirliğinden ya da spor muhabirliğinden
gelme yazarların bile kitapları yayınlanıyor, ard arda. Bu yazarlar
arasında, eski siyasetçiler, bilim adamları patronlar, hem müzisyen
hem sinemacı olanlar, mimarlar, mühendisler, şairler, romancılar
bile var. Her biri kendi dallarında önemli çabalar sergileyen köşe
yazarlarımız, günlük gazete hızıyla, haftanın üç dört günü
yazdıklarından olsa gerek, nasıl yazdıklarından çok ne yazdıklarıyla
ilgililer, doğal olarak, Bu da biçemde kuru, nerdeyse kişiliksiz,
imzalarını okumasanız kimin yazdığı anlaşılmayan yazıların çoğalmasına
neden oluyor. Bir
başka önemli nedense, kültürel/yazınsıl bir oluşumdan gelenlerin
azınlıkta olması. Eski sporcuları yazar yapan anlayış, tüm gazee
yayıncılığına bulaştı. Bile. Eski diplomatlar, eski solcular yeni
bir şeyler söyleyecekmiş gibi, o her şeyi bilen köşe yazarı rolüne
çoktan soyundular. (Kaldı ki, onların ezberi oldukça güçlüdür!)
Aralarında bir gazeteden diğerine geçerken, futbolculara yakın
transfer ücreti alanlar da var. Ama
yazılı geleneğimizde gazetelerde, dergilerde fıkra yazarlığı yapmış,
bu türde önemli verimler ortaya koymuş, kişilikli imzalara rastlamak
olası. Birçok alanda olduğu gibi köşe yazarlığında da geçmişe
dönüp bakan, kendi öncüllerinin bilincinde olarak yazan nerdeyse
yok. Ahmet Haşim’i bilirsiniz. Şiirleri çoğunuz için okul
kitaplarından anımsadığınız bir kötü rüya gibidir. Zorla
ezberletilen, ev ödevlerinizin sıkıcı konu başlığıdır. Oysa
Yahya Kemal gibi Haşim de modern Türk şiirinin kurucularından/kuramcılarındandır.
Haşim’in bir başka önemli özelliği de fıkra yazarlığıdır. Ömrünü
saf şiir’e adamış bu şairimiz, yazılarında şiirlerine oranla
yalın ve arı bir dil kullanmıştır. Çoğunlukla tek bir düşüncenin
işlendiği bu yazılar, kısa tümceleri, kıvrak dili, gözlemci bakışı,
düşgücüyle fıkra yazarlarımız arasında ayrıcalıklı bir yer
edinmesini sağlamıştır. Haşim bir düşünce adamı olmaktan, çok,
düş adamıdır. Yazılarındaki engin ilerigörüler de bundan olsa
gerek. Gazetelerde yayınlanmış bu yazıları bugün yalınlaştırarak,
yer ve kişi belirten zamansal imleri değiştirerek yeniden yayınlasak,
inanın birçok kişi bu yazıların yaklaşık altmış yetmiş yıl önce
yazıldıklarını değil anlamak, sezemezler bile. İşte bir alıntı,
hem de gazeteler üstüne; “Gazetecilik, ticaret mahiyetini aldıktan
sonra, kendisine ‘müşteri’ ismi verilmesi daha doğru olan kariin
hoşuna gitmek gayretiyle gazeteler, tedricen sütunlarından
‘fikir’in bütün şekillerini süpürüp attılar. Atalete düşen
güzel bir vücudu nasıl her taraftan yağ tabakları kaplarsa,
gazeteler de, bir taraftan yiyecek ve içecek ilanları, diğer taraftan
metni tard eden resimlerin istilâsı altında kaldı. Dünya matbuatına
göz atılınca hükmedilir ki, zamanımızda mide ve bağırsak, dimağdan
çok daha şerefli birer uzuv pâyesini bulmuştur. Hattâ iri göbekli
insanların etrafımızda çoğaldığına bakılırsa, birçoklarının
şimdi, dimağlarını kemik mahfazasından çıkarıp karınlarında taşıdıklarına
hükmetmek lâzım geliyor.” (Bize göre, Semih Lûtfi Kitabevi, İst-1960,
s.3.) Haşim’in gündelik gözlemlerden çıkarak kurduğu, ne ki
zamanın ötesine doğru uzanan bu küçük yazılarına koyduğu başlıklar
izlemlerinden ipuçları taşır; Kelimelerin Hayatı, Müthiş Bir Böcek,
Dilenci, Çingene, Yaz Konusu, Gece Gezintisi. Bugün fıkra yazarlarımızın
pek yönelmediği, onlara sıradan gibi gelen konulara sevimli birer
yolculuktur bu yazılar. Günlük siyaset, iletişim ve egemen medya ölçütleriyle
yazıyor, bugün birçok yazar. Yazılmayana, ayrıntıya, unutuluna çalışan
yok gibi. Haşim’in o nefis Baş Parmak yazısında olduğu gibi uygar
dünyaya, gününe uzaktan bakan yazarları özlüyorum ben. Yeni İstanbul
yazısından bir bölüm; “Mimarî eserler, fazla çirkinliğe, fazla
garabete mütehamil değildir. Gülünç bir resim hevhasına bakmamak,
fena bir şiiri, veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların
muzır tesirlerinden ruhumuzu vikaye edebiliriz; fakat fena mimarın
eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Aciz bir muhayyile fakir
bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekle inkilâp
edince, bütün bir şehrin mânevi sıhhatini, nesillerce, bozmak
kudretinde bir tehlike olur. Son senelerin ağlanacak, sahte mimarisi yüzünden
değil midir ki, ruhumuzun bedii kabiliyetine delil aramak için eslâfın
âsarına başvurmaktan başka çare bulamyoruz.” (a.g.y./s.21-22) Son
yıllarda siyasi liderlerin söylediklerini yorumlamaktan, iç ve dış
dünyadaki gelişmeleri, daha çok ikinci elden haberlerle, izleyerek
yansıtmaktan başka bir şey yapmayan, eskimiş köşe yazarlarıyla
dolu gazetelerimiz. Doğaldır ki, tüm köşe yazarlarından yazınsal
değer taşıyan ürünler, verimler beklenemez. Ne ki, insanlar gibi
yazarlar da dil’le düşünüler ve sonuç olarak dil’le iletirler.
İletişimde yaşanan büyük gelişimler/değişimler, dili de
etkiliyor. Gazetecilik görsel alandaki en büyük rahibi televizyona
karşı, zaman göz önüne alındığında, yenik sayılır. Gazetenin
yaşama savaşında en önemli rolü, kuşkusuz dil’e dönüşmüş düşünce
üstleniyor. Dil de kişisel bir söylemi, biçemi zorunlu kılıyor.
Bunların ayırdında bile olmayan, yazı’nın başladığı ve bittiği
sınırı, yazma nedenini bilmeyen, kendine soru sormayan yazarları süresiz
izne çıkmaya çağırıyorum! Dil’le
sarmaş dolaş olan birçok yazar gibi ben de boş kağıtların, tümcelerin,
harflerin, hatta hecelerin, giderek noktalama imlerinin göründüğünden
çok yer doldurduğuna, en az düşünceler ve edimler denli değerli
olduklarına inananlardanım. Düşünmek, yazmak ve yayılamak oldukça
ağır sorumluluklar yüklüyor insana. Onun içindir ki, kitleleri
etkileyen ekonomiyi ve günlük siyasayı bir ölçüde yönlendiren
kalemlerden sözcükleri kullanırken, tümcümleri kurarken ve düşünüp/düşündürürken
özenli ve özel olmalarını bekliyorum. Ben
kendi payıma, yarın gazeteyi alacak müşteri’ye değil, uzak bir
okur’a yazanları hep okuyacağıma söz veriyorum. Ya siz?
|